Fikr-i Hür

Glokalizasyon Bu mudur ?

Posted in Fikr-i Hür on April 5th, 2009 by admin – Be the first to comment

adsizSon 4 yıldır Aegee, Erasmus ve Hospitality Club gibi organizasyonlarla haşır neşir durumdayım ve ne mutlu ki dünyanın dört bir yanından binlerce yeni insanla tanıştım. Düşüncelerimin ve görüşlerimin çeşitlenmesinde bu tanışıklıkların çok büyük etkisi oldu, olmaya da devam ediyor. Eğlenceli bir misyon olarak da düşünülebilir, bu binlerce insana Türkiye’yi, Türk insanını, İstanbul’u -önyargıların yıkılması adına- tanıtmaya uğraşmak. Çünkü bazen insanların, Türkiye’yi ve Türk insanını ne kadar da yanlış tanıdığına şahit oluyoruz ve bir şekilde bu insanların zihnindeki Türk algısını değiştirmek gerekiyor. Hatta ilerleyen yıllarda, temel uğraşlarımdan biri olabilir bu, “offline/online” olarak kurgulanmış bir şekilde, göreceğiz.

Öncelikle, bir şekilde global alemlerde bulunmuş hepimizin ortak sorunudur hiç beklemediğiniz insanlardan beklemediğiniz soruları duymak. Yüzlerce örneği için ekşiye buyrun mesela. İşin garibi, bu soruları soranlar, gayet kültürlü, eğitimli insanlardır. Fakat çoğunluğu, ya televizyonda yalan yanlış veya yanlı bir haber izlemiştir ya da bir şekilde zihinlere kazınmış önyargıları dinlemiştir ve tüm bilgileri bundan ibarettir. İstisnalar her zaman var; ama genelde bu şekilde. Bu durum, hepimizin yakındığı, haksız yargılara maruz kaldığı ve bir yerden sonra gerçeği kanıtlama sevdasından usandığı bir durumdur. Her ne kadar ben, hala, durmadan usanmadan Türkiye’yi, Türkleri doğru ve objektif bir şekilde aktarmamız gerektiğini düşünüyor olsam da, yıllar boyunca insanların zihinlerine kazınanları değiştirmek her zaman o kadar da kolay olmuyor, insanın bazen uğraşası gelmiyor.

Fakat hepsi bir yana, benim bu global muhabbetlerde son derece komik bulduğum bir durum var. İnsanların her zaman, herşeyi genelliyor oluşu. Elbette akşam içki muhabbetlerindeki millet esprileri her zaman eğlenceli olmuştur. Bahsettiğim, bu millet genellemesinin b.kunu çıkarmak. Her hareketinize, mimiklerinize, tepkilerinize, konuşma tarzınıza bakarak “Aa, Türkler’de böyle demek ki, biz ….. lılarda da şöyledir…” şeklinde uzayıp giden muhabbetler…İnsanın “Sevgili arkadaşım, ben Türkiye’de doğup büyümüş bir Türk’üm, buraya kadar tamam, ama bu demek değil ki tüm Türkler benimle aynı özelliklere sahip olsun, aynı şekilde konuşsun, aynı ilgi alanlarına sahip olsun”. Kayağa gidersiniz, “Siz Türkler kayak yapıyor musunuz” diye sorarlar. Futbol maçı izlemezsiniz, “A, ben tüm Türkler maç hastası sanırdım” derler. Adidas giyersiniz, “Adidas, orada meşhur mu?” sorusu gelir. Ve daha birçok aptal genelleme…Tam bir komedi. Nasıl bir mantıktır hala anlamış değilim. Bir millete mensup birisi olarak, elbette bazı gelenekleriniz olabilir, ya da toplumunuzdan aldığınız şeyler mutlaka vardır. Espri anlayışınız bir şekilde toplumdan etkilenmiştir, sadece sizin dilinize has kelimeler vardır, kültürünüze özgü bir çocukluk dönemi geçirmişsinizdir, vs. Ya da illa ki kendi yemeklerinize alışmışsınızdır. Ama ülke asker kışlası değildir ki herkes aynı düzende, aynı zevkte, aynı tarzda olsun. Her bireyin, milletinden, dilinden, dininden, kültüründen bağımsız bir kişiliği, fikri, duruşu vardır. 

Acaba glokalizasyon dedikleri, aslında sadece bundan mı ibarettir, sormadan edemiyor insan :)  

Resim ref : Flickr

  • Share/Bookmark

Dinazorlara Değişimi Anlatmak

Posted in Fikr-i Hür on March 17th, 2009 by admin – Be the first to comment

superstock_1527r-339041İş dünyasına bir şekilde adım atmış herkes beyni/fikri dinazorlaşmışlarla sık sık karşılaşıyor değil mi? Aslında sadece iş dünyasında değil, hayatın her köşesinde rastlayabiliyoruz onlara. Sayıları çok fazla, zararlı olmadıklarını düşünüyorlar; ama aksine görüldükleri anda kaçılacak türden insanlar. Neden mi ? Daha açık bir dille anlatmaya çalışayım dört bir yanımızı çevreleyen “Dino” ları… (Aegee günlerimden dimağımda yer etmiş kelimedir kendisi)

Mesela patron, yönetici, müdür, vb. sıfatları vardır katlı plazalarda tanıdıklarınızın. Yıllarını bu sıfatlardan birini kazanabilmek için geçirmişlerdir. “Çalışanla iletişim kurabilme”, “yenilikçi düşünce”, “yaratıcılık”, “değişime açık olma”, “yönetimin değişen ilkeleri” gibi konular, aldıkları 1 veya 2 günlük şirketiçi eğitimler veya havalı yurtdışı atölye çalışmalarından ibarettir. Dıştan takım çalışması, empati, çalışana yakın olma, onu anlama, yaratıcılığı keşfetme, yenilikçi fikirleri sürekli kılma teşviklerinde bulunur gibi görünseler de beyinlerinin ta içeri kısımları bilindik gelenekselcilik, çalışma hayatında örf – adetçilik tuğlalarıyla örülüdür. Gelişiminize katkıda bulunmadıkları gibi, ego tatmini ve ataerkil yöneticilik anlayışlarını her daim önünüze sürerler. İş yapış şekilleri bilindiktir ve anlaşılamaz biçimde bunun saltanat şeklinde ilerlemesini dilerler. Bazıları teknoloji üreten bir şirkette çalışmalarına rağmen, yeni nesil teknolojilerinin adını dahi bilmezler, bilmedikleri gibi öğrenmek de istemezler. Onlar için öğreti, yukarıdan aşağı akmalıdır. Yıllarını k.çı b.ktan bir mevki uğruna harcadıkları için egolarını delmesi muhtemel tüm görüş ve düşünceleri bertaraf ederler.

closed-mind-smallGelelim okul sıralarından tanıdıklarınıza…”Öğreten, yol gösteren” tanımı gereği saygının en üst derecesini hak eden öğretmenlik, ne yazık ki içini dolduramayan niceleri yüzünden en önemli sorunlarımızdan biri haline gelmiş durumda. Mükemmel örneklerin yanında, misal ilkokul öğretmenlerim (Kumral Ünnü ve Sermin Uygur) veya üniversitedeki saygıdeğer hocalarım, karşılaştığımda elini bile sıkmayacağım öğretmen tiplemeleri oldu ne yazık ki hayatımda. Müfredat denen eğitim – öğretim kutsal kitabının varlığı, ırkçılığa varan boş milliyetçilik söylemleri, ceza korkutmalı eğitim terbiyesi vakaları, vs. bir yana genç, açık, zinde, yaratıcı bireyler yerine emir-komutacı, pek saygılı (!), efendi (!), ezberci bireylerin yetişiyor olması, eğitim dinolarının şaheseridir.

johnprescott_lg-725086Peki, hayatın dört bir köşesinden fırlayan hayatın ta kendisi dinoları. Örneğin, ülke, millet, sınır dinlemeyen; medeniyet diyarı sayılan Almanya’daki örneklerinin güzel ve yalnız ülkemdekileri ikiye katladığı örümcek beyinli dinolar..Ya da nüfus cüzdanlarına kondurulmuş “din” bölmesini, okuyup anlamadan, özünü kavramadan diğerlerine dayatanlar, sahip olduğu dil ve bağlı bulunduğu milletin, şanseseri doğduğu topraklardan kaynaklandığı aşikarken, hala aptalca ırkçılık yapabilenler, bilmediği her konuda saatlerce dil dökebilenler, kendilerine bulundukları ortamın, mekanın, sanal dünyanın liderliğini, öncülüğünü biçip nasihatlerde bulunabilenler, akıl ve zekanın k.ç ve alın buruşukluğuyla doğru orantılı olduğunu düşünebilenler, kadınlara armağan ettikleri bir günün haklı gururunu (!) bıyıklarının altındaki iğrenç gülümsemeyle pekiştirebilenler, sahip oldukları kamu görevinin kamuya hizmet için kullanılması gerektiğini anlayamayanlar ve daha nice hayatın içinden dinolar…

ywc_badge_obama_yeswecan_01_298x298Aklım, mantığım, inançlarım bana bir tek gerçeği gösteriyor : Değişim engellenemez. Yaşantımızda, ilişkilerimizde, işimizde, ailemizde ve hayatın her alanında değişim vazgeçilmez. Bunun aksini kafam kaldıramıyor. Gençlik heyecanı veya anti- cilik ile alakası yok bu söylediklerimin. Yaşla da hiçbir alakası yok. Değişime karşı çıkmak yerine, ondan etkin ve faydalı biçimde yararlanmaya bakmalıyız. Her yerde, her zaman. Aksi takdirde olan, dinazor kemiklerinin altında çırpınıp ezilenlere oluyor ve düzen bildiği gibi devam ediyor.

Resim ref 1 & Resim ref 2 & Resim ref 3 & Resim ref 4 (Obama’nın dediği gibi)

  • Share/Bookmark

Birinci Dereceden Çok Bilinmeyenli Odak Katsayılı Hayat Denklemi

Posted in Fikr-i Hür on March 7th, 2009 by admin – Be the first to comment

fffffffffffffBunu bir özeleştiri veya iç hesaplaşma yazısı olarak düşünebilirsiniz. Ama bence dramatize edilmiş giriş cümlesine bakmayın, aslında hayatıma olumlu etkileri olduğuna ve olacağına inandığım bir konudan bahsetmek istiyorum : odaklanma konusu. Aslında çok da uzun zaman olmadı kendisini tecrübeleyeli, aşağı yukarı son 1 yıldır üzerinde kafa yoruyorum ve gerçek anlamda deniyorum.

Odaklanmadan kastım sadece bir konuyla ilgili de değil, hayatımızdaki tüm parametrelerle ilgili. İşimiz, ilgi alanlarımız, çevremiz, zevklerimiz, eşimiz, okuduklarımız, sosyal aktivitelerimiz, sanal hayatımız, sevdiklerimiz, ailemiz, mekanlarımız…Kısaca günün 24 saatini dolduran ve bize yıllar yılı günün neden 24 saatle kısıtlı olduğunu sorgulatan herşey…Mesela kendimden bir örnek vereyim, özellikle benliğimin ve kişiliğimin oluşmaya başladığı kilit senelerden itibaren onlarca yüzlerce parçaya bölünmeye çalıştım. Üniversite boyunca 6 farklı şirkette, 6 farklı pozisyonda staj yaptım. Sözde sosyalleşme adına yer yer gereksiz birçok üniversite kulübü ve dernekte “yer aldım”. “Gezilmedik, görülmedik yer kalmasın” a uğraştım, insanları kırmamak adına binbir yere sürükledim kendimi, farklı bakış açıları kazanmak adına türlü türlü okudum, dinledim. Zaman ayıramadıklarıma zaman ayırabilmek için uykumdan yedim gecelerce. Ya da denenmedik birşey kalmasın istedim, her ne kadar her geçen gün yeni bir denenmemiş eklense de hayatıma. Aynı zamanda “En azından bilgim olsun” mantığıyla daldan dala da sıçradım.

Şimdi, böyle özgeçmiş kıvamında bir giriş yapmamın sebebi, ne kendimi anlatmak (ki yukarıdaki paragrafı atlayabilirsiniz gayet de) ne de ergenlik sonrasındaki büyüme sendromu, hayatı anlama-tanıma evreleri veya kendini bulma sorunsalları çerçevesinde genç insan psikolojisi temalı birşeyler karalamak. Keza beni ben yapan yukarıdaki özet ve dahası hakkında da en ufak pişmanlık yaşamadım yaşamam da. Ne mutlu ki beni ben yapmış herşey ve herkes. Asıl üzerinde düşündüğüm konu, 24 saatlik gün içerisinde ileriye hamle yapmamı engelleyen veya daha iyi bir tabirle sürekli birşeyleri, birilerini ertelememe sebep olan şey ve kişiler. Çok daha net ifade etmek gerekirse,  kafa yorduğum şey, hayatımdan ve harcadığım zamandan daha fazla verim alabilmek için aldığım/alacağım kararlar konusu. Bazılarınıza aşırı kapitalist bir söylem gibi gelebilir, 4 senelik İTÜ Endüstri Mühendisliği’nin işlemesi diyeyim o zaman :)

ffffAslında aldığım ve almayı düşündüğüm kararlar herkesin hayatının bir döneminde almış veya alacağı kararlar olabilir, hatta muhtemelen öyledir de. Tek istediğim, yüzlerce parçaya bölünmek yerine, sevdiklerime daha fazla zaman ayırabilmek. Ama spontane tanışmalardan aldığım keyfi de kaybetmeyerek…Onlarca konu hakkında kıyıdan köşeden bilgi sahibi olmak yerine gerçekten ilgilendiğim, becerebildiğim konularda daha da derinleşebilmek. Ama baş döndürücü bilgi akışına ve değişen dünyaya da sürekli açık olarak…On mekandan bir ölçeklik zevk almak yerine, tek bir mekandan doyasıya zevk alabilmek. Ve tabiki de “Dünya, bir ömre sığabilecek kadar küçüktür” inancımdan da ödün vermeyerek…Bu, “Hem öyle olsun, hem böyle” açgözlülüğü değil kesinlikle. Hatta olaya daha da hümanist bir pencereden bakarsak odaklanmış insanlar, kendilerine olduğu kadar insanlığa da çok daha fazla yarar sağlayabilirler gibime geliyor. Örneğin, size de , hayatlarını tek bir ulvi amaç uğruna harcamış insanları okumak, dinlemek, izlemek  heyecan vermiyor mu?

Eğer insanoğlu vakit ayıramamaktan, istediği işe bir türlü başlayamamaktan, x-y-z şahıslarını bir türlü görememekten, onlarca yılın sonunda bir arpa boyu yol gidememiş olmaktan (ki bu bir arpa boyu yol da pek göreceli bir kavram kendisi) yakınıyorsa hayatına uygulaması gereken birkaç optimizasyon formülü vardır, der atalarımız :) Heyecan duyduğumuz kişilerle heyecan duyduğumuz amaçlar uğruna hayatı tüketebilmek dileğiyle…

Not : Bir FikrimKaraborsada (FK) yazısı olarak, hiçbir sosyal mesaj kaygısı içermemekteyim. İçinde bulunduğum FK komünitesi içerisinde diğer tüm üyeler gibi yolda, arabada, metroda, derste, işte, tuvalette akla düşüyorum oradan da buraya. Hepsi budur !

Not 2 : Yazıyı daha iyi hissedebilmek için yazı ertesi 7 dk. lık dinlence için BURAYA tıklayabilirsin.

Resim ref 1 & Resim ref 2

  • Share/Bookmark

Monolog Diyaloglar

Posted in Fikr-i Hür on February 14th, 2009 by admin – Be the first to comment

i_love_myself_and_thats_all_that_mattersFark ettiniz mi kendimiz hakkında konuşmayı ne kadar çok sevdiğimizi ? İsteyerek veya farkında olmadan, tüm diyaloglarımızın bir köşesine kendimizle ilgili bir ayrıntıyı sıkıştırmak gayretindeyiz. Arkadaşımız ilişkisi hakkında fikrimizi sorarken hemen kendi ilişkilerimizden dem vurabiliyoruz veya sanal bir arkadaşımız internette bir soruyla geliyor, biz de “Haklısın, bak mesela ben şöyle yaptım, hede hödö…” şeklinde devam ediyoruz. Tatilden yeni dönen insanlar gezdikleri yerleri anlatırken, biz de fi tarihinde gezdiğimiz yerlerden örnekler veriyoruz hemen. Fakültedeki dersler ve hocalar hakkında bize danışan alt dönemlere çok heyecanlı hikayelerimizi anlatıyoruz. Öte yandan sosyal ağların patlama yapmasının sebebi, diğerlerini izlemek olduğu kadar kendimizi de diğerlerine göstermek, anlatmak değil mi ?

Bir noktada kafama sorular takılıyor, bu çabaların ne kadarı paylaşım ne kadarı kendinden bahsetme dürtüsü ? Öyle geliyor ki bu durum, tamamen niyetle ilgili. Gerçekten karşımızdakine yardım etmek, onu dinlemek, anlamak istediğimiz örnekler var, bu örneklerde kendimizden birşeyler katarak tecrübe havuzu oluşturuyoruz. Ama bir de tam tersi, aslında dinliyor gözüktüğümüz tüm anlarda kendimizi ön plana çıkartacak hikayeler arıyoruz. Belki de bizi dinleyenlerden bir “Aferin” alarak tatmin olmak istiyoruz, ya da ortamdaki baskın karakter olmanın bir yolu da bu, ne kadar çok bize ait hikaye o kadar çok bilinirlik, tanınırlık.

Gözlemlediğime göre de, yaşla ya da olgunlaşmayla, giderek azalıyor kendimizden bahsederek diyalog sürdürme çabalarımız. Belki de toyken kendimizi ispatlamanın bir yolu olarak görüyoruz hikayelerimizi…

Siz de düşünüyor musunuz sosyal bir varlık olan insanın, aslında çok da bencil ve şovenist bir yaratık olduğunu ?

Resim ref : Beingll

  • Share/Bookmark

Hayatın Karekökü : Metrolar

Posted in Fikr-i Hür on January 13th, 2009 by admin – 3 Comments

2109197876_8882b9dcfcMetrolar çok komik yerler…Otobüs, tren, gemi, uçak, tramvay değil ama, sadece metrolar..Öğrencilik hayatımda, beyaz yakalı (çoğu günler gerçekten yakalarım beyazdı) olarak işe gidiş gelişlerimde sıkça kullandığım bir ulaşım biçimi oldu metro ve olmaya da devam ediyor. Kimisi İstanbul metrosu gibi 6 duraklı, kimisi Paris metrosu gibi çözülemez ve oturaklı. Ama hepsinde, metro yolculuğunun aslında hayatın tüm karelerinin birebir kopyası olması durumu söz konusu. Binişimizden inişimize kadar hayatın tüm karelerini görebiliyoruz, olası tiplemeleri tanıyabiliyoruz ve aslında bir anlamda toplum olmanın tüm güzelliklerini tadabiliyoruz metrolarda. Biniş ve iniş anlarımız arasında geçen süreyi kısaca özetleyelim mesela. Olaylar ve durumlar her ne kadar birinci şahıs kipiyle anlatılmış olsa da topluma malolmuştur, aksini iddaa eden hadi ordandır.

Öncelikle, iki tarafı duvarlarla çevrili ve diğer iki tarafı uçsuz bucaksız kara delik olan bir tünele giriyoruz. Ulaşmak istediğimiz yere giden metro geliyor ve kapıdan adımımızı atarak oturacak bir yer bulmaya çalışıyoruz. Bu çabalama esnasında yer yer ikili mücadeleler dikkat çekiyor. Kimi sportif veya gün boyu işyerinde zaten oturan tipler ayakta dikelmeyi (bkz : durmak) seçebiliyor. Bir yer bulabilip oturduk diyelim. Zevkimize göre kulağımızda bir ipod parçası veya elimizde bir kitap, magazin, mizah dergisi, vs. olabiliyor. Fakat tüm bu ekipmanlar, oturma anından sonraki hareketlerimizi, içgüdülerimizi ve reflekslerimizi asla etkileyemiyor.

Oturma sonrasının komedisi, oturma düzeninden kaynaklanıyor esasında. Metrolar genelde, daha fazla oturan/ayakta sayısını sağlayabilmek için karşılıklı oturaklar içerecek şekilde üretilmiş. Bu sebepten dolayı yerimize oturduğumuz anda 3 veya daha fazla kişilik bir ekosistemin içerisine dahil oluyoruz. Duraklar değiştikçe oyuncular değişebiliyor ama ekosistemin döngüsü ve içeriği hep aynı. Öncelikle yanımızdaki insanı kısaca gözden geçiriyoruz. Bu gözden geçirmenin farklı amaçları var tabi, hırlı mıdır hırsız mıdır sorusuna cevap bulabilmek, kıyafetlerinden 5 saniye içerisinde karakter tahlili yapabilmek, tanıdık olup olmadığını anlayabilmek, vb. bunlardan bazıları. Sonra karşıdaki bilimum insanı gözden geçirme faslına sıra geliyor. Bu gözden geçirmeleri ustaca yaptığımızı düşünüyoruz ama devamlı içerisine düştüğümüz bir yanılgı aslında bu. İnsanların, süzdüğü insanların kendilerini anlayamayacak olduklarını sanmaları nasıl bir özgüvendir bilinmez. Sonra karşılıklı süzüşmelerde, süzüşmenin devam ettirilebileceği bir insan bulunuyor. Bu çok tatlı bir kız olabilir, farklı giyim tarzına sahip birisi olabilir, tanıdığımızı düşündüğümüz ama çıkaramadığımız birisi olabilir veya ısrarla bakışlarını sizde toplayan birisi olabilir. Seçim sizin :)

Bakıyoruz, bakıyoruz, uzun uzadıya bakıyoruz ta ki göz göze gelinceye kadar. O an hemen gözler ya yere ya da karşı tarafta bulunan reklam panosuna kaçırılıyor. (Her zaman, bu bakışma anlarında gözlerimi hiç kaçırmamayı denemeyi istemişimdir, bir gün umarım yapabileceğim, çok eğlenceli sonuçları olabilir diye düşünüyorum.) Sonra bu bakışmalar, hep göz göze gelinceye kadar tekrar ediliyor. Bu anlarda insanların aklından farklı düşünceler geçiyor gibime geliyor. 483732522_10702f596a

  • Acaba beni beğendi mi ?
  • Ulan, nereden tanıyorum ben bu adamı ?
  • Vay be, harika hatun !
  • Bluzunu nereden aldı acaba, sorsam mı ?
  • Hıh, yaptığı makyaja bak, bir de tipe bak !
  • Yanındaki kıza bak, bir de şu hödüğe bak ! (Erkeklerin güzel kızların yanındaki tüm erkekleri hödük olarak nitelendirmesi örneği)
  • Bana bakıyor mu acaba ?
  • Kesin bizim kampüse gidiyodur.
  • Hangi kitabı okuyor acaba ?

tarzında yüzlerce soru aklımızı kurcalayıp duruyor. Sonrasında, bakışlarımızla tüm kişilik ve hayat tahlilini bitirdiğimiz talihli insanı durağa gelindiğinde sessizce selamlayıp olay mahalinden uzaklaşıyoruz. Nihayetinde ben çok ama çok seviyorum metro yolculuklarını. Hafiften kasvetli olabiliyor bazen; ama hareketli 3 boyutlu duvar reklamları da bu kasveti dağıtmak için değil mi zaten ?

Resim ref: Flickr

  • Share/Bookmark