Sosyal Duyarlılık

Daha İyi Bir Yaşam İçin…

Posted in Sosyal Duyarlılık on January 6th, 2009 by admin – 1 Comment

Gençliğin getirdiği hareketli ve özgür dönemden mi, deli akmaya çalışan kanımızdan mı, mühendisliğin getirdiği sorgulama dürtüsünden mi yoksa biraz da olsa saksıyı çalıştırma ihtiyacı hissetmemizden dolayı mıdır bilinmez bu yıllarda hayatı, ülkemi, insanları, dini, inanışları, önyargıları, yapılanları, yapıl(a)mayanları, düzeni, sistemi çok fazla sorguluyorum, sorguluyoruz. İşin güzel yanı, bu sorgulamalar beynimi açıyor, olayları ve insanları daha net görmeme yardımcı oluyor ama bir yandan da hayatın karmaşıklığını iliklerimde hissetmeme sebep oluyor. Ne mutlu ki etrafımda farklı düşünceleri paylaşabildiğim, tartışabildiğim, konuşabildiğim yakınlarım var. Yine ne mutlu ki yaşıtlarıma göre şanslıyım, askeri tel örgülerin içerisinde yaşadığım çocukluğum, 2 zıt şehirde tecrübe etme imkanı bulduğum ilkokul-ortaokul-lise yıllarım, her anı ayrı bir tecrübe olan İstanbul üniversite yılları, gezilen onca şehir ve ülke bana çok şey kattı. Pazarlamacıların pazar-müşteri-rakip analizleri misali geniş bir örneklemde hayat analizi yapabilme imkanım oldu.

Geçen tüm bu zaman içerisinde, hep birşeyler kafama takıldı ve hala da takılmaya devam ediyor. Konu şu, sonunun ne zaman geleceğini bilemediğimiz bir hayat yaşıyoruz ve inanılmaz özgür hissettiğimiz veya hissetmeye çalıştığımız bu hayatta aslında ailemizin, çevremizin, toplumun, milletin, dünya üzerindeki konumumuzun dayatmaları ve bizi yönlendirmeleriyle ilerliyoruz. En küçük ayrıntısına kadar kategorize edilmişiz. En açık fikirli olduğunu iddaa edenlerimizin kafasında bile milyonlarca önyargı gizli. Her davranışımıza, sözümüze, icraatımıza bir sıfat takılabiliyor. Her hareketimiz, birileri tarafından etiketlenebiliyor. Hemen hemen her konu, paketlenip magazinleştirilmiş durumda.

Siyasetimize bakıyorsunuz, bıyıklaşma, kadrolaşma ve hamdolsunculardan ibaretiz. “Bizim gibi olmayan alsın tası tarağı gitsin” zihniyetiyle şovenist cuma-bayram namazları sonrası demeçler veriyoruz. İlim, bilim, eğitim, sanat, felsefe, özgürlükler henüz gündemimize alamadığımız konular; ama yine de bir elin parmaklarını geçmeyen kadın milletvekili sayımızla kadın-erkek eşitliğini, “Nazım Hikmet vatandaş olsun mu olmasın mı”, “Madımak otel mi olsun müzeleştirelim mi” gibi oy kokan söylemlerle sanatı, her yıl değişen sınav sistemleriyle ve helal cemaat ağlarıyla ördüğümüz yurdun dört bir yanındaki dersanelerimizle eğitim sistemimizi, belediye beyin yıkama seansları şeklinde geçen sohbetlerle felsefeyi bir şekilde yurdum insanına veriyoruz. İnsan hayatına beş kuruş değer vermediğimiz için ölen gençlerimiz, polis tekmesiyle yıkılan hayatlarımız, senede belki birgün 3 satır basın açıklamasıyla hatırlanan milyonlarca engelli vatandaşımız ve 1 saatlik basın toplantısını takip eden 3 gün içerisinde unutulan konularımız var; çünkü gündemde olması gereken çok daha önemli konularımız bulunuyor. Yüzyıllar boyu övündüğümüz milletlerin, dinlerin, etnik kökenlerin buluştuğu güzelim topraklar, artık faşizanların “Sen şusun, o da bu” şeklinde en ufak parçalara ayrımlaştırdığı kendi cemaatinin neferi insanlarla dolu. Solculuk, sağcılık denen şeyler, apolitikleştirilen 80 sonrası toplumumuzda  anlayamadığımız bir şekilde ortaya yaklaşıyor, geri vites yapıyor, sonra tekrardan sosyalist veya muhafazakar pelerinlerini giyiyor. Meclisi televizyondan izliyorsunuz, aidiyet duygularınızı sorguluyor hale geliyorsunuz. Farklı ortamlar, farklı mekanlar ve şehirler görmek istiyorsunuz; ama tüm girdiğiniz yerlerde size meslek, cemaat, finansal durumunuz, sakal şekliniz, vs. ye göre girmişler zaten. Modernliği dandirik bir şarkı yarışmasına İngilizce sözler içerisine serpiştirilmiş anlamsız birkaç Türkçe kelimeden ibaret zannedebiliyorsunuz. Medyanız, Taksim’de birkaç fazla tıklanma sayısı gösterebilmek için acıklı şarkılar eşliğinde insanımızı duygusallığından yakalayıp haber yapabiliyor. Günlerce hatta aylarca tek bir televizyon programını ülkece tartışabiliyoruz. Bilgili, görgülü olmak, bu programları ne kadar fazla izlediğimizle ölçülüyor. Aksi takdirde hayattan bihaber oluveriyoruz bir anda. Teknolojiyi, Facebook’ta hatun “poke” lamaya indirgeyebiliyoruz. Sanal alemde kaç arkadaşımız olduğu bizim sosyallik derecemizi belirliyor. İki yakayı bir araya getirmeye yarayan kravat, hayat anlayışımızı, maddi durumumuzu, insan ilişkilerimizi belirleyen bir gösterge olabiliyor. Makyaj maymunu olmayı, güzel, bakımlı, temiz, seksi, vs. bir bayan olmak olarak algılıyoruz. Soru sormak, kendinden büyükleri eleştirmek, sorgulamak saygısızlık ve hatta edepsizlik olarak kabul görebiliyor. Tüm hayatımızı Bebek sahilinde geçirip ülke ve insanları hakkında türlü yorumlarda bulunabilme hakkını kendimizde bulabiliyoruz. Ve daha birçok örnek bu şekilde uzayıp gidiyor. Sadece dışarı çıkıp 1 saat yürümeniz veya akşam yarım saat haberlere göz gezdirmeniz veya da sokaktan çevirdiğiniz 2 kişiyle muhabbet etmeniz yeterli bunları görebilmek için. Dayatmalar, önyargılar, şablonlar milleti olmuşuz; kendi oluşturduğumuz din, gelenek, görenek ve adetlerle hayatı yaşıyoruz, alternatif yaşam biçimlerini de anında doğal seleksiyona uğratıyoruz.

2009′un ilk günlerinde böylesine karamsar bir yazı yazmak istemezdim; hatta yazdıklarımın aksine içim hiç de karamsar değil. Harika insanlar tanıyorum, kulağıma müthiş başarı hikayeleri geliyor, her köşesi cennet olan yerleri tecrübe ediyorum. Tek dileğim ve isteğim, toplumsal hareketlerin, farklılıkların, alternatif yaşam biçimlerinin, felsefenin, sanatın, bilimin, düşüncenin, düşünmenin, her türlü eleştirinin, objektifliğin daha fazla hayatımızda yer etmesi, daha fazla geleceğimizi şekillendirmesi. Çok şey istiyor olamam galiba ?

  • Share/Bookmark

Her Çocuğa Dizüstü Bilgisayar

Posted in Sosyal Duyarlılık on December 8th, 2008 by admin – Be the first to comment

adsizMuhtemelen bazılarınız bu projeyi duymuştur; ama hala duymamış olanlar için proje hakkında kısa bir bilgi vereyim. Proje geçtiğimiz yıllarda MIT tarafından duyurulmuş ve üzerinde yoğun çalışmalar yapılmıştı. Amaç, dünyanın fakir bölgelerindeki çocukların bilişim çağına kazandırılmasını sağlamak. Özellikle 6-12 yaş arasındaki bilgisayar edinme olanağı olmayan çocukların bilgisayar ve internet becerilerinin geliştirilmesi ve bilişim dünyasından kopuk olmamalarının sağlanması.

Proje bir eğitim projesi, herhangi bir kar amacı gütmüyor. Farklı ülkeler de, lokal üreticiler, dernekler ve vakıfların destekleriyle genişlemeye çalışıyor. Türkiye’de de MIT Türk Öğrenci Birliği liderliğinde bilgisayarların Türkiye’ye girmesi, ihtiyacı olan çocuklara dağıtılması ve bilgisayar gönüllüleri tarafından programların Türkçe’ye çevrilmesi, ihtiyaca göre yeni yazılımların üretilmesi amaçlanıyor. Proje, açık kaynak kullanımı üzerine kurgulanmış.

İhtiyacı olan bir çocuğa Amazon üzerinden yardım etmek isterseniz buradan, Dailymotion‘da videolarını izlemek isterseniz buradan, One Laptop Per Child (OLPC) projesinin resmi sayfasına ulaşmak için buradan, projenin Türkiye ayağı hakkında bilgi sahibi olmak için buradan faydalanabilirsiniz.

  • Share/Bookmark

Yoksulluk Üzerine Ortak Blog Hareketi

Posted in Sosyal Duyarlılık on October 15th, 2008 by admin – 2 Comments

Bugün 15 Ekim ve benim sabahın 5 inde bu yazıyı yazmamın asıl sebebi günün ortak blog hareketi günü olması, orjinal deyimiyle “Blog Action Day” olması. Bu sosyal online oluşumun ana amacı kişisel bloglardan dev medya organlarına kadar bilimum mecrada seçilen ana tema üzerine farkındalık ve katılım sağlamak. Bu yazımda da değindiğim gibi blogların sosyal yardımlaşma mecrası olarak değerlendirilmesi ve hareketin kitlelere yaygınlaşması açısından etkisi kesinlikle tartışılmaz. Her gün milyonlarca yeni blog yazısı üretiliyor ve kat milyonlarca insan bu yazıları tüketiyor. Kitlesel etkisi düşünüldüğünde bloglar ciddi bir ortak güç olarak kullanılabilir.

Ortak blog hareketinde bu yılın konusu, yoksulluk. Geçen yıl konu çevre idi. Blog hareketi, hiçbir maddi çıkar gözetmeden, insanların yoksulluk ile ilgili tartışmalarını, yorumlarda bulunmalarını, yoksulluğa karşı bireysel olarak neler yapılabileceğinin konuşulmasını amaçlıyor. Temel amaç ise, tabiki de, kamuyounun bu konuda dikkatini çekmek.

İsteyenler maddi durumu olmayan girişimcilere yardım amaçlı kurulmuş olan KİVA’da grubun hesabına buradan yardımda bulunabilir. (Şu ana kadar 1.300 dolar toplanmış) Kendi ağ gücüne güvenen blogcular ise kendi hesaplarını oluşturup buradan yardım toplayabilir. Bir diğer seçenek ise, sayfamın sol üstündeki eklentiye (Click here to Donate) tıklayarak Global Funds hesabına yardımda bulunabilirsiniz. (Şu ana kadar 1.739 dolar toplanmış)

Ancak, ortak blog hareketi, sadece 1 gün ile sınırlı ve asıl amacı kitleleri uyandırmak olan bir hareket. Bizler pek tabi, ülkemiz için bunu sürekli bir hareket haline getirebiliriz. Blogları geniş kitleler tarafından takip edilen blogcularımız ortak bir hareket başlatıp, şeffaf bir şekilde bağış toplayıp, bu bağışları da düzenli olarak ilgili yerlere dağıtmak suretiyle bir yardım komünitesi oluşturabilirler. Deniz Feneri konusunun patlak verdiği şu günlerde insanların yardım kurumlarına olan güveninin sarsıldığı bir gerçek. Ama eminim sosyal yardımlaşma hareketinin, internet ortamında, hesapların şeffaf biçimde paylaşılmasıyla gerçekleştirilmesi önyargıların önüne geçecektir.

Online bağış sitesi, doğru bir şekilde kurgulanırsa, önemli bir sosyal internet girişimi olarak hayata geçebilir. İlerleyen zamanlarda Maslow hiyerarşisi çerçevesinde maddi rahatlığıma eriştiğim an sosyal yardımlaşma üzerine bir girişim üzerinde düşünmüyor değilim; fakat birileri de çıkıp benzer bir girişimi hayata geçirirse seve seve yardım etmeye hazırım.

15 Ekim 2008 yoksulluğa karşı uyanma, uyandırma günüdür.

http://blogactionday.org/

Bilginize,

  • Share/Bookmark

Bloglar Sosyal Yardımlaşma Mecrası Olamaz mı ?

Posted in Sosyal Duyarlılık on August 23rd, 2008 by admin – 2 Comments

Türkiye’de ve dünyada her geçen gün binlerce yeni blog sisteme dahil oluyor ve blog hizmeti sağlayan onlarca servis var. Her gün onbinlerce yeni yazılıyor, yüzbinlerce yorum yayımlanıyor. Kurumsal firmalar bile durumun farkında, müşteri şikayetlerini ve geri dönüşlerini bloglardan takip edip aksiyon alabiliyorlar. Bu demektir ki bloglar gerçekten bir güce sahip ve firmalar tarafından da reklam mecrası olarak kullanılabiliyorlar. Şimdi bu reklam olayına sosyal yardımlaşma konusunu içerecek şekilde bakalım.

Türkiye’deki tüm bloglar düşünüldüğünde okur ve takipçi sayısı milyonları buluyor. Aynı zamanda yüzlerce site var ki tıklama başına firma sponsorlukları ile fakirlere, kimsesizlere, özürlülere, sokak çocuklarına yardım ediyor. ( Bu işi hakkıyla yapan siteler gerçekten var) Ben de bir blog sahibi olarak diyorum ki blog yazarları her yazılarında bu sitelere linkler verse ve okurları yardımlaşmaya yönlendirse. Sayılarla düşünelim. Yuvarlanmış haliyle günde 10 bin yazı yazılıyor diyelim, bu yazılar kötü senaryo ile 50 bin kişi tarafından okunuyor olsun. 50 bin kişinin 5 bini bu linklere tıklıyor ve 2 bini yönlendirilen sitede yardımda bulunuyor tahminimiz olsun. Kimsesizlere tıklama başına 1 kap yemek veren bir sistemde 2 bin kap yemek ekstradan fakirlere ulaştırılabilir.

Olaya bir de kurumsal firmaların reklamı açısından bakalım. Türkiye’deki firmalarımız gelsinler desinler ki ” Ey blog yazarları, linkteki eklentiyi bloguna koy ve tıklama başına 1 sokak çocuğunu biz doyuralım, inanın blogumu bu eklentilerle doldururum. ” Böylelikle 3 taraflı bir kazan-kazan-kazan modeli oluşturulabilir. Firma reklamını yaptığı için ve sosyal sorumluluk projesi gerçekleştirip vergilerden muaf olduğu için mutlu (İnternet sosyal sorumluluk projelerinde vergi durumu hakkında net bir bilgim yok) , sokak çocuğumuz midesine giren çorbadan dolayı mutlu, ben de sahibi olduğum blogun birisine yardımda bulunmasından bencil bir haz aldığım için mutluyum. Bana kümülatif etkisi göz önünde bulundurulursa faydalı olabilecek bir proje gibi geliyor ve benzer bir uygulama başlatılana kadar (keşke !) buradaki her yazımda bir link veriyor olacağım. Tıklayıp tıklamamak size kalmış…

  • Share/Bookmark